in

Melihî

Fatih Sultan Mehmed‘in ilim ve kültür politikaları çerçevesinde yanından ayırmadığı şairlerden birisi de Melihî idi. Fatih, Melihî’nin şiirlerini ayrı bir sever ve her daim yanında olmasını isterdi. Hatta Gelibolulu Mustafa Âli‘nin tabiri ile “Onsuz olan meclisi taâm-ı bînemek addederlerdi“. Fakat Melihî’nin hastalık derecesinde kötü bir alışkanlığı vardı. Hatta Fenn-i Hikmet ve Mantık bilir, Yahudi hekimlere hocalık yapardı. Fakat onlardan ücret talep etmez, şarabın keskini ile “haklaşurdı” Latifî’nin çizdiği tasvir ile sabahları bir kadeh şarab içmezse gözleri açılmaz, dili çözülmez, yüzü gülmez ve aklı başına gelmezdi. Melihî, dönemin en ayyaş şairlerinden birisi idi. Sabah kalktığı zaman ilk yaptığı şey elini yüzünü şarabla yıkamak ve yüzünü yıkadığı şarabı da içmekti. Parası olmadığı vakit ise cübbe ve destarını rehin bırakıyor, o şekilde şarabını içiyordu. Dahası, şarab içmeyi bırakmayı hiç düşünmezken, bu durumdan artık rahatsız olan Fatih Sultan Mehmed, Melihî‘ye şarabı yasakladı ve kendisine bir söz vermesini istedi. Melihî, padişaha olan saygısından dolayı şarabı bırakacağına dair Fatih Sultan Mehmed‘e söz verdi. İşte bu süreçten sonra Melihî, sefilleri oynamaya başladı.

Melihî, kendisine şarabı unutturacak arayışlara girdi. Aklına boza içmek geldi. Canı şarab çektiği zaman soluğu bozahanede alıyor, boğazında düğümlene düğümlene boza içiyordu. Bir, iki üç derken, boza, şarabı unutturmadığı gibi, artık Melihî tiksinmeye başlamıştı. Boza içtikçe gözünde şarab canlanmasını Melihî şöyle dizelere döküyordu;
“Aferinler şarab-ı gül-renge
Lanet olsun bozaya vü benge”
Melihî artık boza içmeyi de bir kenara bıraktı. Zira bu çözüm, hiçbir işe yaramamıştı.

Şarab içmediği her dakika ve saat güçten düşünüyor, ayakta duramaz hale geliyordu. Melihî, şarab içmese de Müslümanların şarab içtikleri mahal olan Tahtakale‘ye kendisini attı. Böylece içmese de kokusunu alacak, bir nebze olsun nefsini terbiye edecekti, Günler geçtikte, Melihî, daha da yıkıldı, yüzünde renk kalmadı. Ayakta duramadığı için de artık bir köşelerde öylece uykulara dalıyordu. Fatih Sultan Mehmed, günler çektikten sonra Melihî‘nin bulunmasını istedi. Adamlar her tarafa baktı fakat bulamadı, en son Tahtakale’de olduğu öğrenildi. İki kişi koltuğuna girdi ve Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna getirildi.

Melihî

Fatih Sultan Mehmed, Melihî’nin içki içilen bir semt olan Tahtakale’de bulunduğunu öğrenince kızdı. Zira orası ayyaşların yeri idi ve eğer Melihî şarab içmiyorsa, burada ne içi olabilirdi? Padişah gazaplandı ve bu hemen boğulup denize atılmasını emretti. Melihî bunu duyunca mecalsiz bir tavırca 4 kitaba, Kabe’ye 114 Sahife’ye ve arş-ı azama yeminler ederek içki içmediğini padişaha söyledi. Hatta inanmadıkları takdirde gelip ağzını koklayabileceklerini, eğer şarab kokusu alırsalar cezasına razı olacağını söyledi. Koltuğundaki adamlar hemen Melihî’nin ağzını kokladılar ve şaraba dair bir iz bulamadılar. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed buna sevindi ve sarıverilmesidi istedi. Melihî, o gün canını kurtardı ve Fatih Sultan Mehmed’e verdiği sözü tutmuştu fakat, padişahtan eski iltifatını bulamadı. Yavaş yavaş saraydan uzaklaştı ve kendisini yeniden içkiye verdi. Artık eskisinden daha fazla içiyor, adeta içmediği dakikaların acısını çıkartıyordu. Sonunda da serf sefil bir hayatın içine giren Melihî, yoksulluk içerisinde vefat etti.

Melihî

Kaynaklar:
Sabahattin Küçük, “Melihî“, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,
Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’ara ve Tabsıratü’n- Nuzamai Haz. Rıdvan Canım, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Ankara;2002, sayfa 504-508
Gelibolulu Mustafa Âli, Künhü’l- Ahbar, cilt II, Haz. M. Hüdai Şentürk, TTK, Ankara;2003, s. 263-266
[Tasvirler- Hamse-i Atai’nin meyhane çizimleri ve bir diğer de temsili olarak Aşık Şelebi’nin Meşairüş Şuarası’ndan Figani]

Sütlüce

İstiklal Caddesi